8 Eylül 2009 Salı

AYNA!
bu gün bi kız baktı bana; siyah saçlı, badem gözlü...
sıradan bir kızdı. bir yerden tanır gibi oldum, çıkaramadım
seslendim kıza. duymadı
lekeli yüzündeki çarpık gülümsemeyle dondu karşımda...
vurdum camlara, titremedi ifadesi
yalnızdı.
ama maskeliydi tek başınayken bile...
çizgileri derinleşti, yerleşti o yalancı ifade yüzüne
bağırdım ! duymadı.
sadece gözleri bir an için gördü beni...
sonra ben gördüm kendimi, o hırpalanmış suratın yabancı gözlerinde...
bir hikayenin, belkide bir anının aksiydim sadece
isyankar soluklarda filizlenmiş...
hangimiz hakikat bilemedim.
hangimiz hapsolmuş çözemedim...

17 Temmuz 2009 Cuma


''Tüm zamanların en iyisiydi bu... en kötüsü de! Bilgeliğin çağıydı. Aptallığın çağıydı. İnançların dönemiydi. İnançsızlığın da. Mevsim aydınlığın mevsimiydi. Mevsim karanlığın mevsimiydi.Umudun baharını umutsuzluğun kışını yaşıyordu. Her şey geliceğindi, Gelecek hiçlikti.''

Martılar özgürdü , martılar güzeldi, martılar ; leş yerdi. Görünenle , gerçek aynı değildi. Kalabalıklar dolup taşardı şehirlerden, her gelen kendi hikayesini kazırdı şehre, farkedilmez yitip giderdi zavallılar, unutulurlar isimsiz olurlardı bu şehirde.

Çocuklar vardı... kayıp çocuklar! sanki biraz incitilmiş, yeterince sevilememiş çocuklar. sokaklar onlarındı. sokağın dilini konuşan çocuklar yüreklerindeki öfkeyle beslendiler...

Zaman yanılgıları büyütürdü, sarmalar ve saklardı gerçeğin keskin hatlarını.geriye gizemin sisleriyle makyajlanmış bir ilizyon kalırdı. En çok akıllı geçinen salaklar düşerdi bu yanılgı tuzağına...

Salaklar iflah olmazlar, aynı hatayı tekrar tekrar yaparlar da yorulmazlar, salaklar adam olmazlardı. Adet aşkı vurmaktı bu zamanda. Salaklar vurulurlardı.

Bu şehrin garajında, limanında, garında söylenmemiş sözler, yarım kalmış vedalar uçuşurdu. duvarların dili yoktu. Anlatılacak olan her şey bu emanet bedenlerle yok olup gitmişti.

Çılgın insanlar vardı. giden sevgilinin ardından mecnun olanlar. Vazgeçenler!

Billuriyecilerin aynalarından salınarak geçen hanımlar vardı. Saten eteklerini savurup da kokularını ardında bırakıp geçen hanımlar...

Unutulmayanlar vardı, İz bırakanlar. yalan sevişmelerde yalancı prens olanlar vardı.

Uzun uykuların zamanıydı. Uyuyup uyanmamak isteyenlerle dolu bir sürü insanın, birbirinin gözlerine bakamadığı , ümitlerin buz tuttuğu yalan vakitler.yalnızlığı üzerine giymiş biçareler...

Lodosu vururdu adamı bu kentin. Hazinelerini arayan açgözlüleri savurur, içlerinden bir kişiye sabrı öğretirdi.

Kendi menkıbesini arayanları yollarından şaşırtır. Tuhaf tesadüflerle zavallıların akıllarını karıştırdı.

Sararmış bir fotoğrafta gezinen gözlere cevap vermeyen. dahası sual soramayan bir şehir; Mahçup mu ? Üzgün mü? yoksa Pişman mıydı ? Karanlık dediğim o şehre dönüncemi aydınlanacaktı hayat.Nasıl bir ironiki bu İstanbula döner dönmez takıldım o yeşil gözlerdeki ısığa...

Karanlıklar sarmışken işte içimi, dışımı ,her yanımı, titrek bir mum ışığıyla geldi o gülümseme rüyama, şarkıma ,şiirime. Sedeften çivili bir pencere yaptım kendime, maziyi artık oradan izliyorum. Şimdi bir salkım gölgesinde sallanıyorum.Mevsim yaz. Yazın ortasında ebruli bir yağmur temizlemekte, yıkayıp geçmekte karanlıklarımı :))



Yanar sessizlik koynumda bu gece, inadım tuttu konuşmuyorum yine. Anlatmaktan korkarım, bir çölün ortasında melteme uyanmaktan korkarım. yok oluştan daha kötü rüyada olmak, kendime yalan söylemekten, alışmaktan korkarım.Nazardan korkarım...

8 Temmuz 2009 Çarşamba


yine dolmuşum, taşmışım sığamıyorum kabıma
yine huzursuz bir bekleyişin esiri oldum, çırpınmak boşuna
garip diyorlar halime eş dost, izahı yok tavrımın
büyüdün artık çocuk, büydün çok geç ...besleme öfkeni affet diyorum kendime
trenlerin çığlıklarıyla görünmeyen uğurlayıcılarıma el sallıyorum, uzaklaşıyorum gittikçe, büyüdükçe...
tüm anılarımı bir kerede soluyorum, yok! bu sefer bencilliğimden değil, hakiki bir korkudan
unutmaktan korkuyorum, yüreğime söz geçirememekten.
yaşlanırken düşünecek çok şeyin olur ya, kendi kendine geçirdiğin anlar uzar ya..
hafızamın dolambaçlı sokaklarında gezinirken hıdırellezi bekleyen çocukluğumla karşılaştım; sokak ortasında yanan ateşe özlemle ve korkuyla bakan o küçük...
batılla henüz tanışmamış dualarla çaputunu ağaca bağlayan o saf...
bacaklarının titreyişi henüz yüreğinin atışını geçmemiş, hiç aşık olduğunu bilmemiş , dahası hiç umutlarının yıkılışını seyretmemiş bir çocuk .
muzip gülümseyişinde yalnızca basit sualler olan, kafası karışmamış bir DD.
zaman en iyi dostum değildi hiç bir zaman ve ben hiç bu kadar güçlü , bu kadar ulaşılmaz ve bu kadar biçare hissetmemiştim kendimi... gücüm gerçek denen o kaprisli hanımın perdelerini aralamaktan kaynaklı.
kalbim savaş yeri, kabusumu gördüm tekrar, soluğum kesildi, boğazım kurudu.
Hiç bir yere hiç kimseye ait değilim ben , hiçlik sarmış dört yanımı küsmüşüm yeni yaşıma , küsmüşüm masumluğuma çocuk .
Camdan gülümsemem kırılmış, yorulmuş dimağım. düşünmekten istifamı verdim sanırken müebbetmiş mesaim . kimsesisce gönderdiğim mektuplarım; adresleri hiç yazılmayan zarflarda mühürlü, onlar kayıp ben kayıp...
biri çıkıp anlatsın mı şu hikayemi? hani herkesin hayatı, yazsa roman olur ya benim ki de o hesap :)
gidiyorum eski dostlara, sevilenlere, sevenlere haber vermeden. Belki ağlayacağım, acı çektiğim doğru, ümitlerim de bu beden gibi yaşlandı . Yalanlarım kaldı bir tek, cesaretim yok özürlerimi iletmeye .
Kaçmanın cazibesine kapılmış bir mücrimim ben. Af dilemek , hatalarımla yüzleşmek en büyük korkum. Sonsuz endişelerimden arınamayan ben, yüksek sesle savunmaya sığınmışım. esmişim geçmişim, ardımda yıkık dökük viraneler bırakarak. Geçici zaferlerin gölgesinden kurtulmuş ,gözleri birden açılmış iflah olmaz bir yalancıyım ben. Kim bekler kim çeker hala? En çok sevilmemekten korkmuş hırçınlaşmışım.
beklemiyorum yeni yaşımı. Ne kutluyorum ne kaçıyorum, bilakis üstüne dolu dizgin koşuyorum geçmişin günahını çıkararak.
Öyle kocaman sözlerden uzağım şimdi; yeni başlangıçlar dilemek için çok geç ve çok erken, ama kendime yeni bir ben lazım şüpesiz.
Korkudan şarkılar mırıldanan çocuğu büyüttüm bir kış masalından çıkartıp sıcak bir yaz gününün ateşiyle sardım kendimi . Bu yılı zarar görmeden ve zarar vermeden geçirmek dileğiyle...
Bütün kurbanlarım; Akhilleus 'un korktuğu gibi korkuyorum sizden... Hepinizin yanında yürüyorum affetmenizi istemiyorum ve sıranın bana gelmesini bekliyorum...

28 Haziran 2009 Pazar


Çılgın gibi süren finaller, büte kalacakmıyım diye duyulan endişeler, isyanlar, geçici rahatlamalardan sonra sonunda evime geldim. Ama nasıl geldim; büte kaldım mı kalmadım mı? öğrenmek için bekleyemedim bile öyle bunalmıştım ki basıp geldim işte evime...

Annem en sevdiğim yemekleri hazır etmiş, babam yaptığım sorumsuzluğa laf etmeyecek kadar özlemiş beni uzun ve uykusuz bir yolculuktan sonra bile hala zinde olmamı yaşadığım sevince bağlıyorum. Eee tabi uzun zamndır da yazamadım haliyle, pc başına oturup oturup kalktım. zihnimi toparlayamaz olmuştum, cümleler ardı ardına gelemez olmuşlardı.

Ev, Hatıralar gittikçe yabancılaştığım bu yer benim için hala cazibesini koruyor bütün o tek başına yaşamaya çalışma çabaları yüzünden yorgun düşmüştüm.

evdeyim ama ev bıraktığım gibi değil, denizi aynı bulmadım rüzgar bir yabancı geldi, kendini hiç bir yere hissedemeyen kimsesizler gibi bir his kapladı içimi garip olansa kendimi böyle bir boşlukta bulmam hoşuma gidiyor. Düşünmeye fırsat bulamamacasına doldurmuştum hayatımı; her han her saniye , gözlerimi kapattığımda sadece koca bir karanlık olsun istemiştim oldu. şimdi her şey bana uzak. Kendi hayatımı yoldan geçen bir yabancı gibi sorgusuz sualsiz seyretmenin keyfini yaşıyorum.

tanıdık bir şarkı aradım, bulamadım. Uzaktayken delicesine özlemini çektiğim şeylerin artık olmaması hüzünlendirirdi beni. Peki ya şimdi nedir düşüncelerimi değiştiren? Alışmam mı?


yazın bu güzel günü fazla melankoli bana yakışmaz diyorum ve hatıraları eski fotoğraflara sıkıştırıp vefasız dostlara eyvallah diyorum. sabah canım ailem beni mükellef bir kahvaltıyla şımarttılar. ardından da zevk için biraz türk filmi izleyip neşemize bulduk. Babamla yarışırcasına bir sonraki replik tahminlerimizi sıralayıp, bu yarışta fevkalade başarılı olduk. sonrasında müzik dinledim keyf yaptım,yattım kalktım kısacası İstanbulda hasret kaldığım her türlü tembelliğin dibine vurdum. Tatil diye buna derim ben. Garfield gibi yedim yattım değmeyin keyfime dostlar darısı herkesin başına diyorum :))))

30 Mayıs 2009 Cumartesi


Yaz bitti yine mevsim sonbahar

Kim bekler kim çeker bu kadar

Sofrandaki kırıntılar kadar

Bile mi olamadım


Allah'ın varsa

Bu akşam adres defterinde

S harfinin olduğu yerde

Bulup ya çiz ya yak adımı

Ya da sessizlik koy yerine

Allah'ın varsa

Vicdansız


Rüyama , şarkıma , şiirime girdin

Sanki kendi bahçelerin misali, arsız

Be vefasızSana martılar getirdim

Kanatlarım var beyaz

Ama acımıyor yüreğim


Elde sazlar, sarı yazlar, oğlanlar, kızlar

Yudumlanır salkım gölgelerinde

Nağmeler, nazlar

Şahit yıldızlar

'Doğur' dedin bana

'Kurabiye gibi çocuklar'


Gittiğin o gece ardından

İki kadın uyanıp ağlayacak

Biri annen diğeri ben

Benim biraz ahım kalacak

Allah'ın varsa

Vicdansız


Rüyama , şarkıma , şiirime girdin

Sanki kendi bahçelerin misali, arsız

Be vefasızSana martılar getirdim

Kanatlarım var beyaz

Ama acımıyor yüreğim


Elde sazlar, sarı yazlar, oğlanlar, kızlar

Yudumlanır salkım gölgelerinde

Nağmeler, nazlarŞahit yıldızlar

Oğlanlar , kızlar

Yudumlanır salkım gölgelerinde

Nağmeler, nazlarŞahit yıldızlar

Oğlanlar , kızlar

Yudumlanır salkım gölgelerinde

Nağmeler, nazlar

Şahit yıldızlar


Söz : Sezen Aksu - Pakize Barışta

Müzik : Goran Bregovic
Akşam vakti hüzünlendiğimimde veyahut yalnızca kendimi dinleme ihtiyacındayken yoldaş olur bana Sezen , farklı bir dokunuşu vardır onun, içinize işler adeta...
kelimeler canlanırda bir festival havasında şen olurlar onunlayken, hisleriniz şaha kalkar da kim bu içimdeki şair die şaşakalırsınız.
Zaman akıp giderken hiç tanımaz yüreğim hayatı, küçücük hissederken kendimi O tutar omuzlarımdan, kaldırır beni.... vazgeçmek yok diye öğütler verir. Kendi de bilmezken; dayanağım olur işte öyle, vazgeçilmezlerimdendir O. Kendi küçük fikri büyük bu insan. sanki büyüdüğümü görürde tökezlediğimde düşmenin ne kadar güzel olduğunu anlatır. Taşa küsmenin anlamsızlığını, ağlamanın utanılacak bir şey olmadığını, ümitlerin bizden daha çabuk yaşlanacağını ve yalan söylemenin ne kadar da kolay olduğunu fısıldar kulağıma , yalanı gördüğümde tanımamı söyler hiç şüphesiz, bu yüzdendir her sıkıştığımda onun sesine sığanmam. Mutlaka bir iz bırakacaktır anılarım ben de hatırlamaktan korkmayacağım zamanlar da unutmanın da mümkün olduğunu hatırlarım işte böyle yine yeni bir yalanla tanıştığım bu günde elimde kocaman bir kaybediş varken... hiç üşümediğim halde titrerken düşünememek için isyan etsemde peşimi bırakmayan ısrarcı anılardan kurtulmak için, iyileşmek için yani yine sezenleyim anlayacağım...

24 Mayıs 2009 Pazar


Günler sessiz ben kendime dönmüş..." Fazla dinleme evlat serde gençlik "var demişti bir balıkçı amca bana, " fazla düşünme bu deli çağında tehlikelidir " demişti. Doğru mu söylemişti acep...

bu yaşıma kadar pek çok soru sordum çoğunun cevabını alamadım, bir kısmını aramadım bile ama kafamı yıllardır kurcalayan tek bir soru var; yaşamın bir vaktinde farklı davranmış olsaydım bu gün her şey farklı mı olurdu?

hatıralarımı yoklayınca bir silüet beliriyor beynimde ve bana bir soru soruyor. Hani kırılma noktaları vardır ya hayata, işte o çocuğa verdiğim cevap o noktalardan biriymiş meğer sonra anladım. Hergün verdiğim o cevapla yaşıyorum ben. Hergün pişmanlıkla uyanmak ve düşlerinden korkmak nasıldır alıştım. Acımla sarmaş dolaş olmakla öylesine meşguldüm ki pek çok güzel şeyi ıskaladım. geçmişin pişmanlıklarını hayaletim yapmışken , sürekli tökezledim, yeni pişmanlıklar ekledim lügatıma.

Hani denize karşı oturmuş imkansızı hayal eden ben, şimdi niye bu kadar mağlubum hayata karşı. Beni böyle küstüren kişi haberdar mı işlediği günahtan, yoksa kendi kendime mi çektiğim bu mahkumiyet ? kırgınım şimdi saçılmış bir nar gibi, sahipsizim suskun bir sokakta, üşüyorum...

her hatıra içimde gizli gizli yanmakta bak, sen bihabersin benden, özlüyorum eski seni , merak ediyorum bildiğim, sevdiğim gibi misin hala? değilsin hiç olmamıştın ki zaten, ben kahramanıma inanmıştım sen o olmayı becerememiştin hiç, hatırladım bak. Hatıralar beynime hücum ediyor şimdi en iyi yaptığın şey kafası karışmış bir beni ortada bırakmaktı, değil mi ? işin içinden sıyrılmayı da iyi becerirdin sen, hiç bir şey olmamış gibi davranmak, kapıyı çalıp kaçan çocuklar gibi davranmaktı tüm marifetin. Neden çağırdığımda gelmedin, karanlığın elleri uzandı bak eserine. Kadere inanır mısın diye sormuştum ya hani sana, modaya uymuş; tüm ataistliğinle "kaderimi kendim yaratırım "demiştin. Şimdi hiç olmadığı kadar inanıyorum sana, kendinin olmasa bile benim kaderime el atmıştın. Hangi düş yaralanır ki gerçekle, düşlerim uzakta şimdi yolunu bilmediğim, izini süremediğim diyarlarda seninle kesiştiğinde kaderim ,yolcu ettim onları bir tek sen kaldın avuçlarımda. Ruhun huzursuz biliyorum, giderken hatıralarımı bıraktın bana artık işitmesende yüreğini, anılarını en derine gömsende her gün ismimin yanından geçiyorsun işte yolunu değiştirmen fayda etmez ki

yumdum gözlerimi unutmak istedim artık yüzünü, esen geçen rüzgara şikayet ettim seni, o da affetmedi , Sen kendini affettin mi ? Yasımı tuttum söylediğim gibi, küllerini de savurdum. Sonsuza kadar elveda demeye hazırım işte, haydi sen de hazır ol. İlk defa sağlam dur yanımda, birlikte göğüsleyelim, sona erdirelim bu hayal kurma oyununu. Böyle sürmezki hayat, bir sen kuklasın bir ben, al götür yanında gülüşünü, bakışını, başını çevir öte tarafa, yazgımı çevir ne olur. Terket bu defa sahici olarak. Yalancı oyunlarla dirilme yeniden ,yapamayacağın sözler verme. İnanma kendine öyle...


23 Mayıs 2009 Cumartesi


Tango

Arjantin'in arka sokaklarında ilk çıktığı zaman ayıplanan, hor görülen bir dansmış tango. Büyük şehre alışamamış göçemenlerin, varoşların dansıymış; sıkıntılarını, dertlerini bu dansla ifade ederlerler, tüm isyanları dile gelirmiş. Buenos Aires sokaklarından bu yana tutkusu, hüznü , yaşanmışlığı, anlamı, hırçınlığı ve aşkı da artarak yayılmış, insanların gözlerinde bir resim, kulaklarında bir ritim olmaya başlamış

Plakta Osvaldo Pugliese, sırtında yaşanmışlığın yükü, karşında da sevdiğin varsa, soru soruyorsan ve cevapları aryorsan, aşıksan.... işte sana hayal kurma oyunu ; Gözlerini kapat ve gün batarken dans ettiğini düşün. Bırak bedenin söylesin şarkıyı, dudakların birşeyler arar birşeyler sorar gibi aralık kalsın, kolların bir yay gibi gergin, kaşların biraz çatık, kollarında hayalin arnavut kaldırımlarına takılsın topuğun düşmekten korkma tutunmaktan çekinme ona...

müziği içinde duyarken, olmak istediğim yerde miyim diye sorarken kendine, biteceğinden korktuğun için açamazken gözlerini nasıl yaptığını bilemezken, kaptırmışsan kendini, yalnızca topuk seslerine göre buluyorsan yolunu işte o muhteşem dansın büyüsüne kapılmışsındır demektir. rüzgarın saçlarına savurmasına izin ver hiç bir yerde hiçbir zaman söyleyemediklerini tutma şimdi, kim yargılayabilir ki seni, kim susturabilir? haydi çoş , koş hiç koşmadığın gibi, öfkeni göster, aşkını göster bağır, küfret hadi. kokusunu duy bütün güzelliklerin, sarhoş ol... dünyanın merkezindeymiş, cennetin en nadide yarindeymiş gibi huzurlu ol , pişmanlıklarından ve önyargılarından kurtul korkma artık yukarı bakmaktan, bir fotoğrafı yırtmakdan da korkma her bakışının her dönüşünün bir anlamı olsun kendini anlatmaktan yorulma...

İzlemesinler beni herkez kapatsın gözlerini bir an için hissetsinler aşkın ve tutkunu dansını icra ettiklerini....


MARMARA ÇEKO


Bu cuma bizim kulübün düzenlediği bir organizasyona daha katıldım. Oturum başkanlığını en sevdiğim Hocalarımdan biri olan Yardımcı Doç. Dr. Berna Güler Müftüoğlu'nun yaptığı Fuat Ecan Hocamın, Birleşik Metal -İş den İrfan Kaygısız'ın, ve Hayri Kozanoğlu'nun konuk olduğu bu organizasyon çok keyifliydi doğrusu.

Aslında katılımın mükemmel olduğunu söyleyemem. Her zamanki gibi ilgisiz gençlikten şikayet etmek yerine bu kez farklı bir strateji geliştirmiş bulunuyorum. İşletme mantığından uzak arkadaşlarım bence bu oturumun pazarlamasını tam anlamıyla yerine getirememişler. Bu yalnızca mail atmakla, mesaj yollamakla olacak bir iş değil tabi. Sonuçta işin ucunda sertifika yoktu.Dolayısıyla ekstra bir ilgisizliğe sahip bir kalabalığı sahaya çekmek istiyorsak, farklı yöntemlerin denenme vakti gelmiş demektir. Bunlar nacizane benim ufak tespitlerim elbette....

Herneyse, katılımın az olması sebebiylede aslında sohbet havasında geçti konuşmalar, Mikrofon yoktu. "Ne yapalım fakirik" demek mahçubiyetimizi gizleyemese de gerçekten konuklarımız seslerini duyurmakta zorlanmadılar. Konuşmalar sonunda soru cevap faslına geçtiğimizde ben ipleri aldım elime tabiki. Kaçar mı? bulmuşum böyle konuşmacıları sormazsam rahat edemem. Tabi evdeki hesap çarşıya uymadı ben soru için söz hakkı alınca başladımı elim ayağım titremeye :)))) oysaki kafamda ne güzel de kurmuştum; cümleler yerinde, kelimeler özenle şeçilmiş, neredeeeeeeeeeeeeee bütün söyleyeceklerimi unutmuş telaşla doğaçlamaya gitmiştim umarım sonuç falaket değildir. Konferans sonrasında arkadaşlarım yatıştırmaya çalıştı ama çoktan pişmanlık bayrağını sallamaya başlamıştım. "Yaaaaa nasıl öle rezil oldum ya " şeklindeki yakınmalarım gün boyunca oda arkadaşlarımı delirtmeye yetti. efendim elimde değil alakasız bir konuşmanın ortasında bile aklıma gelmekte, soğuk terler boşaltmamı sağlamaktaydı. Elimi yüzümü kapatmak suretiyle, kendimi yataklara ataraktan bir yakınmadır gidiyordu bende. Halim oldukça acıklı bir okadar da komikti doğrusu. Biliyorum çünkü beni gören dostların suratındaki o garip gülümseme gün boyunca yok olmadı. Gelelim neden bu kadar heyecen yaptığıma: ben deniz bakanların karşısında bile heyecanlanmamış, yutkunmamış, ağlarmış gibi sesler çıkarmamayı becerebilmiş biri olarak bütün bunları bu oturumda müthiş bir performansla nasıl sergilediğimi kendime de sordum. :D cevabı da buldum sonunda.

tek tesellim " en azından soru sordum "cümlesi oldu. Çünkü özellikle bizim düzenlemiş olduğumuz etkinliklerde soru sorulmayınca uyuz oluyorum. bu organizasyona geldiysen biraz ilgili olman gerekir soruların olduğu için dinlemek için zamanını veriyorsundur. Aksi halde dinlemek bir işkence olur , ilgin olmuyorsa gelmezsin, bu son derece basit bir tüme varımdır değil mi ? fırsat elinde işte neden kafandakileri çözmüyorsun değil mi?

işte böyle bir gündü herkez unuttu ama ben unutamadım :)))

Ama buna rağmen kesinlikle çok verimli ve keyifli olduğuna inanıyorum. İşte öyle bir gündü.


21 Mayıs 2009 Perşembe


Bu gün çok eğlenceli ve bol bol dinlendiğim bir gün geçirdim, ben ve arkadaşlarım bu günün müthiş havasını değerlendirip kendimizi Fenerbahçe Parkı'nda bulduk. Ders var mıydı? vardı. Biz derse girmek istiyor muyduk? istiyorduk şüphesiz, ama (hep bir ama vardır zaten ) gelin görün ki şartlar izin vermedi.

Efendim; günümü baştan anlatayım büyük bir hevesle, en sevdiğim derslerden birine gitmek için sabahın köründe kalkıp, hazırlanıp durağa gitmiştim, durakta bir boşluk, gariplik seziliyor ama otobüsü kaçırma riskini göze alamayan ben birini bulupta Allah rızası için bir söle bu durakta ne gariplik var diye soramamıştım. Nitekinm on beş dakika bekledikten sonra birisi biriken kalabalığa acıdı da gelip bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti. Meğer biz yarım saaattir boşuna bekliyormuşuz ( yarım saat bekleyenlerde varmış ben halime şükrettim ) duraklar öbür tarafa taşınmış. yalnız şunu belirtmek isterim bütün otobüsler değil hala oradan kalkan otobüsler olduğu için bu ihtimali anlayabilir ama konduramayabilirsiniz. Neyse bizi yarım saattir ses etmeden izleyen görevli amcamız zannediyorum on kez git gel derdinden kurtulmak için bizi birazcık bekletti, bu vesileyle otobüsümüzü kaçırmamızın bana göre ikinci sorumlusudur kendisi. [Birincisi biziz çünkü gidip sormama mallığı yapmışız] Biz İstanbul' lulara sabah sabah ilaç gibi gelen duyuruyu yapan amacamız son bir tavsiye vererek bizi yeni duraklara uğurladı. " sahil yolundan gidin, sahil yolundannnnn daha kısa gidersiniz!... " diye bağırdı arkamızdan sağolsun.

Bizde koştur koştur yeni durağımıza ulaştık otobüs aramaya başladık dört bir yandan. Soruyoruz bilen yok sarı levhada yazıyor diye güzide tavsiyelerinden birini savuruyor bu sefer görevli abimiz. Sarı revhalarda benim durağa giriş yaptığım yerin sonunda ona ulaşmak için 20 otobüs aşmam gerektiği gerçeğiyle burun buruna geldiğim için bir bilene danışmaya karar vermiştim onunda altını çizeyim. Ama kendi işini kendin halledeceksin değilmi bir kez daha anlamış bulunuyorum. dersimi aldım

Efendim uzun uğraşlar sonucu otobüsü buldum ve kendi saatimdeki otobüsü kaçırdığımı şiddetle farkettim. Ama hayatımda karşılaşabileceğim en kafa şoför amcayla tanıştığımı o anda farkettim.Ben yakınmanın faydasız olduğunu , artık olanın olduğunu, kaybedilen zamanın geri gelmeyeceğini, şimdi bağırıp çağırmanın anlamsız olduğunu düşünerek, kendimi sakinleştirmeye çalışırken arkamdaki teyzelerim çoktan coşmuştu bile :) şoför amca da geri kalmıyordu hani vatandaşa eziyet haklısınız valla şeklinde.... Bu garip kalabalığın enterasan konuşmaları bana derdimi unutturmuş hafiften eğlenmeye bile başlamıştım aslında. derken bir tane çocukta katıldı bu garip güruha ve ilk sözü " abi bu nedir gel git gel git". bu zavallı delikanlıyada bilgisiz görevliler duraklar arası mekik dokutmuşlar. bizim otobüsümüzde yolcu şoför dayanışması sürerken dışarda iş çığırından çıkmış hanımteyzeler görevlilerin yakasına yapışacak raddeye gelmişlerdi. Bizde artık gitme vaktidir deyip yola koyulduk ve inanamadım sayın seyirciler. Şoför Amca uçuyor. Düşüncelerim sorulduğunda dersime geç kaldığımı, önemli bir ders olduğunu, şimdi ne yapacağımı bilmediğimi bütün ciciliğimle ifade ettiğim için, benim halime acıyan amcam bizi gideceğimiz yere vaktinde ulaştırmayı bir görev bildi ve başardı tebrik ederim işte sorumluluk sahibi bir İETT Şoförü Profili ....

Derse yetişmeme rağmen (5 dakika gecikmeli olarak da olsa müthiş başarı ) derste olamayışımın sebebi ise okulumuzdaki güzide hocalarımızdan birinin dersi olmasıydı. Efendim Hocamız sağolsun giriş vaktini kendi giriş saati olarak belirliyor hakkıdırda bende hocadan sonra girilmesini gerçekten onaylamıyorum ama bu Hoca hiç bir şekilde bahane kabul etmiyor. Bahane söz konusu olmasa dahi. Şimdi soruyorum benim durumun bir bahane mi ?Değil . Ama Hocamızın beni dersten kovma ihtimalini ( o kovulma şeklini sınıftakiler bilir) göze alamayan ben bunun teşebbüsünde bile bulunamayarak dersteki arkadaşlarımın çıkmasını bekledim . Sonrada arkadaşa doğum günü hediyesi almaya kadıköye gelen beş arkadaş olaraktan fenerbahçe parkına gitme konusunda birbirimizin aklını çeldik. :)))

Tek kelimeyle dinlendim diyebilirim.Işık saçlarıma vurur, ben denizin şarkısını dinlerim, güneş iliğimi kemiğimi tam anlamıyla ısıtır, bir de buna klasik arkadaş geyiği eklenirse, uzanmışsan, karnında toksa değme keyfine insanın. Böyle zamnlarda kurulur bağlar, dostluklar böyle keyifli zamanlarda sıkılaşırki kötü gün geldiğinde sağlam dursun, kopup gitmesin. birbirimiz hakkıında öğrendiğimiz ufak şeyler, aslında parçaları birleştiren küçük ama önemli ayrıntılardır.Bu gün; onlardan birine daha sahip olduk galiba.... dediğim gibi çok keyifliydi , ayrılmak zordu, en kısa sürede tekrarlamaya sözleşerek biraz buruk ama aşırı huzurlu ayrıldık Fenerbahçe'den.

Son söz: GİDİN, GÖRÜN, EĞLENİN, tecrübeyle sınanmıştır, tavsiye edilir.

20 Mayıs 2009 Çarşamba


HANNELISE
yağmurda çıkıp geleceksin hannelise
yağmur gözlerinden çıkıp gelecek
bir öğle sonu paris'te hannelise
bir kahvede grands boulevards türküsünü çalacaklar
paris ve yapraklar sararmış etrafımda
seine'e kanat vurup bir rüzgar geçiyor
gare d'orleans'da saat şimdi üç diyecek
çıkıp geleceksin hannelise gözlerine bakıp
sanki mavi diyeceğim sanki çocuk diyeceğim
aydınlanacaklar
balığa çıkmış bir ihtiyar rıhtımda
suya atıp söndürecek
cigarasını
bir öğle sonu paris'te hannelise
bir kahvede grands boulevards türküsünü çalacaklar
insan kendisine rağmen yaşayamaz
kalbimiz beyaz derken biz siyah
diyemeyiz diyemeyiz hannelise
sen mutlaka lichtenstein dükalığından bahsedersin
yapraklarını döker ıhlamur ağaçları katedralin önünde
ben içimde müstesna bir ateş bahçesi donatırım
bembeyaz
bembeyaz hannelise...
ATTİLA İLHAN

18 Mayıs 2009 Pazartesi










MARMARA COMMUNİTY


Marmara Üniversitesi'nde düzenlenen T&T 09 organizasyonuna katıldım bu ay. İstanbul' da olmama rağmen konaklamalı olarak katılmak için tutturdum nitekim seçildim de. geçen yıl ilki düzenlenmişti ve ben kaçırdığım için baya üzülmüştüm neyseki bu sene de muhteşemdi. programımız çok yoğun olduğu için biraz yorgun düştük ama inanın değdi.


Bir kere organizasyon ekibi suratlarına yerleştirdikleri o gülümsemeden hiç vazgeçmediler. Zor zanaat valla taktir ettim. herkesin sorularına içtenlikle cevap verip ellerinden geldiğince yardımcı olmaya çalıştılar. Konuklarda oldukça iyi seçilmişti. eğlenceli sunumları vardı aslında. konu itibariylede böyle bir memnuniyet kaçınılmazdı sanırım.


Ben en çok reklamcılıkla ilgilendim,gelen konukların rahatlığı ve eğlenceli sunumlarında; ,gerek kendi hayatlarından gerek başkalarınınkinden verdikleri örnekler merakımı cezbetti , düşündürdü.


Onun dıişında girişimcilik konusunda bizim yaşımıza çok yakın genç arkadaşların olması daha bir düşündürdü aslında...cesaretlerini toplamış ne istediklerinden emin olup işe koyulmuşlardı. aramızda kürsüdeki arkadaşlarla akran olan katılımcılar da vardı. aslında bu çok çarpıcı bir örnek.


Hafızama pek çok isim kazındı, bize deneyimlerini, çalışmalarını anlatanlar arasında oldukça renkli insanlar vardı Salih Güngör,Turgay Aksoyer,Kübra Sö nmez, Özgür Doğan, Aytaç Erenler ... bunlardan yalnızca bir kaçı aslında.


Marmara Üniversitesi'nin gözalıcı salonlarında gerçekleştirilen oturumların ardından akşam eğlencelerin ayrı bir yeri var tabiki. Krizden herkez gibi etkilendiklerini tahmin ettiğim T&T ekibini bir kez daha böyle bir organizasyonun mimarları oldukları için kutlarım. Yemeklerin çok tesadüfi bir şekilde aynı olması ve çıkışlarda imza kuyruklarından başka olumsuz bir eleştirim yok bir daha ki seneye T&T ekibinde organizatör olarak katılmaya karar verdim. Marmara' nın bu etkinliğini yaşamayanlara akıllarını başlarına devşirip katılmayı unutmamalarını tavsiye ederim çünkü bu her bölümden öğrenci kabul eden büyük çapta ulusal bir öğrenci platformu niteliğinde bir organizasyondur.


Tabiki Neşeli Günler Kumpanyasıyla birlikte eğlendiğimiz gece favorimdi bununda altını çizeyim. :)











Engin Altan'ın yönetmenliğindeki bu güzel oyunu 1 Mayıs da izleme fırsatı yalakamıştım. Ben bir Engin altan hayranıyım, eskilere dayanır bu beğeni . Taa küçüklükten "7 Numara'dan" gelir tanışıklığımız. Hatta Engin Altani'ı okadar özdeşleştirmiştim ki "Vahit " karakteriyle uzun zamn sonra onun gerçek konuşmasını işittiğimde şaşırmış ve alışamamıştım...

Oyuncular arasında; Sezai Aydın, Çağlar Çorumlu, Derya Çetinel, Sevinç Erbulak, Zafer Kırşan ve su an unuttuğum pek çok isim vardı. Oyuncular, Yönetmen, sahne... mükemmeldi. Fakat benim asıl sevdiğim canlı müzik olmasıydı.Tiyatrocularla müzisyenler karışmış, arkada orkestra için bir yer ayrılmıştı.Müzisyenler öyle bildiğimiz gibi değildi sadece enstrumanlarıyla değil dansları ve oyunlarıylada eşlik ettiler.

Alaturka Müziği; dilini anladığım ölçüde sevmişimdir ben zaten. Tınısında bir huzur kendine özgü bir davet var bence Bir iki değil üstelik pek çok şarkıyla bizi coşturdular, nostaji yaşattılar. müzisyenler oyuna katılırda, oyuncular müziğe karışmazlar mı hiç? elbette onlarında seslerini dinledik bence kendi işlerini yapsınlar. sondaki sürprizle karşılaştırınca kötü kaldı tabi performansları zaten makamınada uydurmaya çalışmadılar ama yine de oyunun akışını bozacak hiç bir çatlak ses yoktu. gayet keyifliydi doğrusu.Oyunla müzik birbirini tamamlar nitelikteydi. oyuncuların birdenbire yanımızda belirip bizide oyuna dahil etmelerini ise Ebgin Altan'ın hoş bir jesti olarak görüyorum. Böylece biz de yalnızca seyirci olmaktan kurtulup hikayenin bizi sarıp sarmalamasına izin vermiş olduk.çok keyifli ve güzel bir oyundu tüm samimiyetimle herkese izlemesini tavsiye ederim















Domuz Gribi !!!
ABD 'den İstanbula gelen karı-koca turistte domuz gribi tespit edildi. Turistler Haseki Hastanesinde gözetim altında tutuluyor. ABD'den Irak'a giderken Atatürk Hava Limanındaki görevlilerce virüs tespit edilmiş. Üstelik bu adam 13 Mayıs da yüksek ateş şikayetiyle doktora gitmiş doktor ateş düşürücü verip geri göndermiş 14'ünde zaten yolculuğa çıkmış
Domuz Gribinin ülkemizde de neyazık ki görülmesi sebebiyle Sağlık Bakanı Recep Akdağ açıklama yaptı;
- "Alınan bütün tedbirlere ilaveten vatandaşlarımızın dikkat edeceği noktaları bir kez daha hatırlatıyorum.
- Zorunluluk olmadıkça hastalığın bulunduğu ülkelere seyahat edilmemeli, seyahat zorunlu ise kişisel korunma önlemleri alınmalı.
- Son 7 gün içinde yurtdışından gelen ve 38 derece üzerinde ateş, boğaz ağrısı olanların doktora müracaat etmesi gerekiyor
- Genel, kişisel korunma önlemlerine özen gösterilmeli
- Su ve sabunla ellerin iyice köpürtülerek sık sık yıkanması, öksürme ve hapşırma sırasında ağzın tek kullanımlık mendille kapatılması gerekiyor "
Bildiğimiz gibi Domuz Gribinde kontrol altına alınma durumu yok, aslında bildiğim kadarıyla gribin tedavisi de yok bu normal grip içinde geçerli. Normal şartlarda grip olmadan önce vitamin alırız ya da grip olursak kendimize mümkün olduğunca iyi bakıp antibiyotik ve ağrı kesiciler kullanırız bunlar hastalığı ağır atlatmamak için önlem niteliğinde diyebiliriz. Şİmdi bu Domuz Gribi'ni uzmanlar nasıl tedavi edecekler bilemiyorum, umarım çaresini bir an önce bulabilirler...
Domuz Gribinin Normal Gripten Farkı;
Çocuklarda ateşli hastalıklar daha sık görülüyor. Grip belirtileri arasında hiçbir fark yok. Grip deyince kastedilen mutlaka ateşinin olmaması gerekiyor. Halsizlik, kas ağrıları, baş ağrıları vardır. Ama her halükarda temas önemli. Eğer bir ülkede çok fazla insanda görülürse dolaşan Ana Virüs o oluyor.
Domuz Gribi Vakalarında Son Durum
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), domuz gribinden ölenlerin sayısının 72 olduğunu, hastalığa yakalananların sayısının 36 ülkede 8,451'e çıktığını açıkladı.
DSÖ'ye göre, gribin ortaya çıktığı Meksika'da, 66 kişinin öldüğü hastalığa yakalananların sayısı 2,895. ABD'de ise 4 ölüm dahil kesinleşmiş vaka sayısı 4,714.
Kanada'da H1N1 virüsünden bir kişi öldü, 496 kişi hastalandı. Kosta Rika'da bir kişi öldü, 9 kişi virüs kaptı. İspanya'da 100, İngiltere'de 78, Panama'da ise 43 kesinleşmiş vaka bulunuyor.
HERKES KENDİSİNE DİKKAT ETSİN ARKADAŞLAR
Maske kullanmaya başlamalı ve çevremizdeki herkesi de korumak için özlellikle toplu taşıma araçlarında, kalabalık ortamlarda; aksırırken, öksürürken kullanmak için tek kullanımlık mendilleri yanımızda bulundurmalı kullandıktan sonra bunları kapalı çöp ktularına atmalıyız veeee günde normalden daha fazla el yıkamanın hiç bir zorluğu yok. Bu basit önlemler aslında çok büyük önem arz ediyor. Hepinizi duyarlı olmaya davet ediyorum!...

17 Mayıs 2009 Pazar















Eurovision 1.si Norveç



Norveç'i temsil eden Alexander_Rybak Eurovision 2009 birincisi oldu. " Fairytale ( Peri Masalı ) isimli şarkıyla yarışmaya katılan Alexander bence oldukça sempatikti. yalnız şarkıyı söylerken neden kendini o kadar kastığını ve robot gibi haraketler yaptığını anlayamadım. Zannediyorum keman çalmasından kaynaklandı o mekanik hareketlerin sesine yansımamıl olması güzel :)))


Bu arada sempatik, birazda komik duran yüz ifadelerine de değinmeden geçemeyeceğim. Yarışmayı yaşadığım kız yurdunda izlediğim için gürültü patırtı deyim yerindeyse gırla gidiyordu. Ama o keşmekeşde dahi ben bu şarkıyı duyabilip üstüne üstük beğenmiş bulunuyorum. İlk başta bana otellerde çocuklar için yapılan animasyon müziklerini anımsatmasına rağmen, dinledikçe daha çok hoşuma gitti doğrusu. Yarışmayı genel olarak değerlendirirsek; Hadise'nin zannediyorum rahatsızlığı dolayısıyla performansının düşük olduğunu söyleyebilirim, ancak tanıtımın işe yaradığını beklenmeyen yerlerden gelen puanlardan anlayabildik. son anda 4. olan Türkiye bu sefer komşuculuk oyununun kurbanı olmadı bence o performansa iyi bir derece sonuçta...




Veeeeeee birinci olan o şarkı :








Fairytale (Peri Masalı) / Alexander Rybak




Years ago, when I was younger ( Yıllar önce, ben daha gençken)


I kinda liked a girl I knew ( Bildiğim bir kıza aşık oldum)


was mine and we were sweethearts ( O benimdi ve biz sevgiliydik)


That was then, but then it's true ( Öyleydi, evet bu doğru)


I'm in love with a fairytale ( Bir peri masalı ile aşığım)


Even though it hurts ( Canımı acıtsa bile)


Cause I don't care if I lose my mind ( Çünkü aklımı kaçırsamda hiç önemli değil)


I'm already cursed ( Zaten lanetlenmişim ben )


Every day we started fighting ( Her gün kavga etmeye başladık)


Every night we fell in love ( Her gece aşık olduk)


No one else could make me sadder ( Kimse beni daha kötü yapamazdı)


But no one else could lift me high above ( Ama hiç kimse beni göğe çıkaramazdı)


I don't know what I was doing ( Ne yapıyordum bilmiyorum)


When suddenly, we fell apart ( Biz aniden ayrıldığımızda)


Nowadays, I cannot find her ( Son günlerde onu bulamadım)


But when I do, we'll get a brand new star ( Yeni bir başlangıç yaptığımızda )


I'm in love with a fairytale ( Bir peri masalına aşığım)


Even though it hurts ( Canımı acıtsa bile)


Cause I don't care if I lose my mind ( Çünkü aklımı kaçırsamda hiç önemli değil)


I'm already cursed ( Zaten lanetlenmişim ben )


She's a fairytale, yeah... ( O bir peri masalıydı, evet)


Even though it hurts ( Canımı acıtsa bile)


Cause I don't care if I lose my mind ( Çünkü aklımı kaçırsamda hiç önemli değil)


I'm already cursed ( Zaten lanetlenmişim ben )






Not: Şarkıyı kendim çevirmeye çalıştım hatalı olabilir. Hatalar için üzgünüm












Kendi çektiğim bir fotoğraftır. Gün batarken...













İSTANBUL
Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünür düşünürüm İstanbul
Binbir direkli Halicinde akşamlar
Adalarında bahar Süleymaniyende güneş
Hey sen ne güzelsin kavgamızın şehri İstanbul
Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle
Parklarınla köprülerinle meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul
Tophanenin karanlık sokaklarında

Koyun koyuna yatan çocuklarınla bekle
Bekle zafer şarkılarıyla geçişimizi İstanbul
Haramilerin saltanatını yıkacağız
Bekle o günler gelsin gelsin İstanbul
Sen bize layıksın biz de sana İstanbul
Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle
Parklarınla köprülerinle meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul...







İstanbul'la hayatlarının bir döneminde tanışmış her insan kendini şanslı saymalıdır. Öylesine farklıdır ki maske takmışçasına silüetini gizler, herkes kendi kahramanını yaratır onda.Bir sanatçı titizliğiyle kendi İsabelle' mizi yaratmamızı bekler belkide... (özgürlük anıtına modellik yapan Isabell Eugenie Boyer). düşlerimize ortaktır o, hayatımızın resmine bir fırça darbesini atmamız için taşvik eder bizi daima.kırmızı mı yoksa mavi mi boyayacaksın dünyanı? sen karar veririsin ancak , şüpesiz ki yalnızca şahitlik etmekle kalmayacaktır bu koca şehir. Çünkü o müdahil olmayı sever...

Okullu olma hayaliyle geldiğim zaman kesişti yolum İstanbul'umla. Hani derler ya İstanbul bir tutkudur diye... Anlamazdım daha önceleri. Benim daha iddialı bir kannatim var artık; Bence İstanbul " Aşktır " Yoksa nasıl açıklarım aynı anda hem nefret ederken hemde ayrılamamcasına sevmeyi bu kenti? Adına şiirler yazılmış, türküler okunmuş, hayallerini süslemiş pek çok insanın. Bende burada yaşıyorum sevdiğimde, zamanında Fatih' te yaşamış burada, ayakkabı ustası Salih Amcada deme fırsatı veriyor insana . İşte bu yüzden İstanbul yalnız benim ve yine bu yüzden İstanbul ona gönül veren herkesin...

Kaprisli bir sevgili gibidir bu şehir; her zaman şımartılmak ister. onunlayken acı çekersin, belki çok seversin, oda seni kendisi gibi sever, anlayamazsın. bırakıp gidersen unutamazsın. unutulmamaktır amacı zaten, mutlak kazananın karşısında daima mağlup olmak nasılda aciz hissettirir kendini insana. bencildir İstanbul ama vermeden de almamıştır hiç bir zaman peki ona tutsak olmak bile bile kaybetmek midir? Ben daha gelmeden vurulmuştum ona, hep güzel yanlarını görmeyi adet haline getirmiştim. herkese her şeye karşı savunurdum onu.Boğaza, Balata, Beykoza ayrı hayrandım. Yedi tepeli bu şehirde yaşamaya başlayınca da değişmedi bu sevda Erguvanlar benim için açmaya, dalgalar benim için çoşmaya başladı sanki...

Kendi resmimi yapmaya başladım işte o vakit; yalnızca maviler, yeşiller yok bu tabloda Siyahlarda var şüphesiz, ama ben hepsini sevmeyi öğrendim. dostlarımın dediği gibi kasırgaları fotoğraflamayı hala seviyorum buna birde farklı hayatların hikayesinin eklenmesinde bence hiç bir sakınca yok. Dedim ya önceleri yalnızca ben varken şimdi farklı müzikler eklendi hayatıma. önceleri yalnızca kendi anılarımı yaşarken şimdi başkalarının anlattıklarına da açık kulaklarım. motorları maviliklere sürme özlemim var bir de şiir yazma hevesi edindim şimdi. Çamlıcadan İstanbul'u seyredip şiir yazma dürtüsüne kapılmayacak bir insan düşünemiyorum. Geriye dönüp baktığımda değiştim diyorum ve elime fırçayı bu şehir verdi biliyorum.


Pierre-Narcisse Guerin Turuva Savaşı'nı Dido'ya anlatan Arena

DİDOOOOOOOOOOO
" Dido Kartaca Kralicesidir. Truva savaslari sonrasi Kartacaya gelen Aeneas ise VENUS ile bir ölümlü olan Truvali ANCHISES`in yarı tanri ogludur. Dido, ilk gordugu zamanda asik olmustur Aenas`a, ancak bu ask Dido`nun sonu olacaktir. Aeneas Kartacada iken Merkur, ona kendisine cizilmis ilahi kaderini animsatir, Aeneas`in Roma' nin kurucusu olacagini bu nedenle Kartacadan gitmesi gerektigini soyler. Aeneas Italyaya gitmeye karar verir. Aeneas`in gidecegini ogrenen Dido, kuser askina, cunku Aenas vedasiz bi kacis dusunmektedir. Ancak bu ask o kadar büyük olmustur ki, sevgilisi Aeneas`a gidecegi icin basta küsen Dido, kisa bi sure sonra gitmemesi icin yalvarir. Ancak Aeneas bir secim yapmistir coktan, yola cikmadan hemen once isteksizce, bu ilahi gorevden, Dido isterse vazgecebilecegini soyler ancak Dido bunu yapmasini istemez, Aeneas Dido`ya veda eder ve yola cikar. Dido, onu birakip giden aski Aeneas`in gemisi Kartacadan uzaklasirken once ortak anilara dair herseyi yakar buyuk bi atesin icinde. Gemisiyle Kartacadan uzaklasirken ardina bakinca Kartacada yanan buyuk atesi goren Aeneas bunun sebebini merak eder ancak geri donmez Kartacaya, oysa o ates Dido`nun olum atesidir..Aeneas`in Kartacaya mirasi. Aeneas`a hadese gitmesi soylenir, pek cok macera sonrasi izdirap meydanlarina ulasir, burasi dunya hayatlarinda ask acisina dayanamayan kederli ruhlarin dolastigi, sessiz huzunlu cok acili bir yerdir. Burada Aeneas, Didonun ruhuna rrastlar kurumus bi agacin golgesinde..Ona orada olmasinin nedenini sorar, ben miyim der, diz coker yalvarir yanit alabilmek icin, ama Dido tek bi kelime etmez.. Yuzune bile bakmaz Aeneasin. Vicdan azabi ve gözyaslari icinde oradan zorla ayrilir Aeneas..Pek cok sembolik anlamlari olan yerlerden daha gecerek sonunda babasinin ruhuna rastlayacagi Elysion a ulasir. kaderine dair guzel seyler ogrenen Aeneas daha sonra tum kederleri unuturan Lethe nehri suyundan icer..Ve daha sonra Romanin ilk sehri olarak kabuledilen sehre ulasir. Romanin Ilk Kurucularinin onun neslinden geldigi soylenir."
Didon'un acıklı hikayesi bir yana tarihte Romaya kafa tutan ve Roma kadar görkemli bir imparatorluğu kurmuş olan bu kadın pek çok efsaneye konu olmuş ve adına türküler yakılmıştır. Ülkesini bir sığırın derisi kadar yer kaplayacağı dayatmasına karşı sığır derisini ince sicimlere ayırıp bu sicimleri birbirine ekleyerek, sınır çizip büyük bir imparatorluğu kuracak kadar zekidir de... sevgilisini uğurlarken, ülkesini kurarken, AdGloriam!.. demiştir.Tarihe geçen o sözleri sahibi trajik hikayesine rağmen bana ilham kaynağı oldu . Bir şehri kurarken de onu yönetirken de, savaşlara kadın komutan olarak katılırken de "Zafer İçin " demiş.